KÖTÜRNEK YAYLASI

Aşağa gitmek

KÖTÜRNEK YAYLASI

Mesaj tarafından Hilal Bir Salı Mart 02, 2010 6:00 pm

Kötürnek Yaylası



Ramazan Topraklı



Konya–Isparta karayolunun Isparta’ya göre 92. kilometresinde bulunan, şimdiki adı Madenli, asıl adı ise Kötürnek olan köyümüzün, çocukluğumdan beri duyduğum ve yüz bin ölçekli haritada da gösterilen Anamas Dağları üzerindeki Kötürnek Yaylası’na öteden beri gitmeyi arzu ederdim. Hani bir şiir vardır: gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür; işte bizimkisi de öyle bir şeydi; gitmesek de, görmesek de, Kötürnek yaylası bizim yaylamızdı. İşte bu gitmesek de, gelmesek de bizimdir duygusunu taşıdığımız Kötürnek Yaylası’nın vergisini bile 1958 yılına kadar vermiştik. Zamanın muhtarı, rahmetli dayım, Ramazan Gürdal, kullanmadığımız yaylanın vergisini niye veriyoruz diye itiraz etmiş ve “Yayla da istemiyoruz, vergisini de vermiyoruz” demiş idi…

Lâkin, o günden 5-8 yıl sonra yayla vergileri tarihe karışmıştı ama yaylamız da elden gitmiş oldu. Varsın olsun; Kötürnek yaylası ismi, Dünya durdukça söylenmeye devam edecektir. Bu ismi bize hatıra olarak bırakan atalarımızdan Allah râzı olsun.

Günün birinde, hayâlimde olup da gerçeği ile karşılaşmayı arzu ettiğim bu yaylaya gitmeye karar verdim. Yolu bozuk olduğundan, çıkmak için uygun bir araç bulmak gerekiyordu. Kötürnek yaylasına çıkmak üzere, sekseni aşan yaşına rağmen Anam, kardeşlerim Memiş ve Azime, sevgili torunlarım Ahmet Selim ve Harun Oruç ve hanımım Hayriye ile birlikte, Mustan Çavuş’un İzzet’in oğlu Mevlüt Aslan’a ait reno araba ile 25 Temmuz 2007 çarşamba sabahı 9:30 sularında köydeki evin önünden hareket ettik. Kuyu Önü mezarlığında yatan babam, ebelerim, dedelerim, emmilerim, halalarım ve dayılarıma; ezcümle, bu Müslüman mezarlığının bütün sakin ve sakinelerine selâm verip, ruhlarına usulü dairesinde fatihalar gönderip, Değirmen Deresi yolunu takiple, Dağlıoğlan Çayırı, Krom madeni, eski Lületaşı Ocakları karşısındaki Killik Buňarı çeşmesinden geçip, keskin sol büklümü kıvrılarak Değirmen Deresi’nden yavaş yavaş ayrılıp, yokuş yukarı tırmanmaya başladık. Yolun her iki tarafında küçüklü, büyüklü tepecikler ve bu tepeciklerin aralarında tarlalar vardı. Bitki örtüsü, genellikle otsu bitkiler ve çalılıklar içinde tek tük ya bir bodur ardıç, ya bir alıç veya bir doňuz eriği ağacıydı… Keçili Köyü’ne yaklaştıkça, deňizden yüksekliğimiz artıyordu. Toprak, yuka ve tahıl ziraatına elverişli olmayan beyaza yakın kildi. Aşağıdaki Killik Buňarı da adını bu topraktan almış olmalıydı. Zaman zaman Haziran ve Temmuz aylarında arıcılar kovanlarını buralara getirerek kekik ve envai çeşit bitkilerin çiçeklerinden bal elde ederler. Tırmandıkça, yolun sağında ve solunda taşlıklar içinde, ardıçların daha da sıklaştığı göze çarpıyordu. Etrafı dikkatlice temaşa eden birisi, önceleri bu yerlerin ardıç ormanı olduğunu tahmin edebilirdi[1]. Kötürnek’ten çıkalı 10 km kadar olmuştu ki, Keçili Köyü’nün kabristanı bizi karşıladı. Ebedî uykularına dalmış, kıyamet saatini beklemekte olan kardeşlere ”Allahın selamı üzerinize olsun” derken, genç yaşında bu dünyaya veda eden arkadaşım Hasan Taşaltın’ı hatırlamadan edemiyorum. Keçili Köyü[2]nün rakımı 1400 m. olup bizim köyden tam 400 metre yüksektir. İlk defa gideceğimiz yaylaya geç kalırız korkusuyla, Ahmet Selim ve Harun Oruç’un akrabalarına uğramadan yola devamla, küçük fakat şirin bir gölcüğü sağımızda bırakarak, sağ koldaki çeşmenin yanından saptık. Hafifçe kum-çakıl serilmiş yolda tekrar tırmanmaya başladık; köyden çıkalı 18 km olmuştu ve biz, bir dere içindeki çok meyilli bir yerde, taşlıklar üzerinden sıçrayarak güçlükle hareket ediyorduk. Yolun bazı kısımlarında solumuz uçurumdu. Araba çok eski olup ne akıllı uslu bir freni, ne de bir amortisörü vardı. Her an yolda kalma korkusu içime düşmüştü. O kadar çok sarsılıyorduk ki Ahmet Selim’in neredeyse ödü kopuyordu. “Dede etrafa bakma” diye feryat ediyordu. İstesen bile geri dönemeyeceğin bir yol burası. Aslında, arazi arabaları hariç, Reno’dan başka hiçbir araba bu yollarda gidemezdi. Derken, dağdan kesmiş oldukları üç-beş odunu merkebe yükleyip getiren çok fakir görünümlü iki kadına rast geldik. Vadinin biraz genişleyip, fakat ıssızlaştığı, tam da korktuğumuz bir yerde iki insanla karşılaşmak bizi biraz rahatlattı. İşte Anadolu gerçeği… İşte çilekeş kadınımız… Şu anda yanımda oturup, ömründe ilk defa gezme niyetiyle bir yerlere gidiyor olan anamın da bu kadınlardan hiçbir farkı yoktu. Boğaz tokluğuna, evlatlarına, evine ve işine adanmış seksen yıllık koca bir ömür; işte benim anam… Anamın başka bir örneği de karşımızdan geliyordu. Onlarda bir anlamda benim anamdı. Uğurlar olsun deyerek yokuş yukarı çıkmaya devam ettik. 1550-1650 m. rakımlarının arası yolun en bozuk yeriydi. Kılavuzumuz, yüz bin ölçekli ve tesviye eğrili bir haritadan başka bir şey değildi. Haritaya göre, Köprülü[3] yaylasına gelmiştik ki yol burada biraz düzeldi.1800 m. rakımından sonra tatlı bir meyille inişe geçtik. Yol tamamen düzelmişti. Geniş ve yayvan bir vadide batıya doğru yol alırken, solumuzda çam ormanı, sağ tarafımızda ise, düzlükler ve yumuşak tepecikler üzerindeki pür ardıç ormanı vardı. Kötürnek köyünden, Anamas Dağı’na doğru baktığımızda, Balcı Köyü’nün üzerlerinde gördüğümüz zirveler karşımızda idi. Artık, uzaktan bakınca ancak bir çizgi halinde yalnız zirvelerini görebildiğimiz Anamas Dağlarında ıdık. Köyden çıkalı 24 km oluyordu ki, sola çam ağaçlarının içine doğru giden yola döndük. Yaklaşık 5-8 yüz metre giderek ve 40-50 metre daha yükseldikten sonra düzlük denebilecek bir yerde vardığımızda ulu çam ağaçlarının gölgesine arabayı çektim. Rüzgar, küfül küfül esiyor, tertemiz dağ havasının arasından çam kokularını hissedebiliyorduk. Göğsümde bir ferahlık oluşuyordu. Ah bir de vakit müsait olsa, ne güzel bir uyku çekilirdi…

Çamlar arasında az bir miktar gezindikten sonra, arabaya binip iniş aşağı, cenup istikametinde giderken yol tekrar bozuldu. Anam hariç herkes arabadan indiler. Yağmur sularının meydana getirdiği çukurlukları taşlarla besleyerek yavaş yavaş ilerlemeye çalışıyorduk; şayet ileriye gidiş mümkün olmayacaksa, geri dönüş de olmayabilir korkusundan durmaya karar verdim.

Anamla çam ağaçlarının altında otururken, diğerleri ileriye doğru keşif gezisine çıktılar. Yaklaşık 15 dakika sonra aşağıdan Azime’nin sesi geliyordu: Abiii geell!… Aşağıda güzel bir yol ve bir çeşme var!.. Anamı hemen arabaya bindirdim ve sola saparak 2,5 km. gittikten sonra, eski Orman Bölge Müdürü adına yaptırılan Şahbudak çeşmesinin yanında durduk. Çeşmenin suları kesilmişti, lâkin 50 metre aşağıdaki çeşmenin suyu akıyordu. 1994 yılında orman idaresi tarafından yaptırılan bu çeşmenin adının Şahbudak çeşmesi olduğunu az sonra tanışacağımız ve çocukluğu bu yaylalarda geçmiş, şimdi Antalya Aksu Yurtpınar’da seracılık yapan Yörük İbrahim’den öğrenecektim. 10-15 metre daha aşağıda, doğu- batı istikametinde ve gelmiş olduğum yollara nazaran, daha iyi bir araba yolunu görebiliyordum.

Çeşme başında, kızılçam ağaçlarının gölgesi altında dinlenirken saat 11.30 u gösteriyordu.

Biz oturup etrafa göz gezdirirken Ahmet ve Harun’un neşeyle oynadıkları bir esnada, bizim geldiğimiz yoldan bir araba gelmiyor mu!? Hemen heyacanla bir yandan arabaya doğru koşarken bir yandan da durmaları için el sallıyordum. Oh! şükürler olsun durdular. Yanlarına varıp benim buralara ilk defa geldiğimi, Kötürnek yaylasını görmek istediğimi, elimdeki haritayı da açarak soruyordum. Üç erkek ağzını açmazken, başörtülü yörük kızı Anamas yaylalarını iyi biliyor olmalı, belki de onların örfleri icabı kadının olduğu bir yerde beylere susmak düşüyordu. Eliyle göstererek, doğuya doğru gider 500 metre sonra sola ayrılırsan Kötürnek yaylasına gidersiniz,Kötürnek yaylasının sağındaki tepe ayı taşı, şu görünen en yüksek zirve Namazgâh tepesidir,etrafı hep ardıçlık olduğu için orada altında oturulacak çam ağacı yoktur,su kuyuları vardır.… Ayrıca dönüşte şu aşağıdaki yoldan daima sağı takip ederek giderseniz o yol daha düzgündür. Teşekkür ederim. Bu haber beni tamamen rahatlatmıştı.… İster istemez Bertrandon dö la Brokiyer[4]’in 1432 de Türkmenleri anlatışı gözümün önüme geliyor:”Yemekleri daima toplu yiyorlar ve yemek sonunda da sesli olarak taňrıya dua ediyorlar. Kadınları ata biniyor, kılıç -kalkan kullanıyor ve ok atıyorlardı. Lakin Türkmenlerin kılıç ve kalkanları daha küçüktü…”

Bir karpuz kestik. Gönül rahatlığıyla oturup karpuzu yiyebilirdik artık ve işimiz yoluna girmişti çünkü. Tam bu sırada Ayı Taşı tarafından bir kamyonet gözüktü. Bizi fark edince yavaşladılar. İşaret edince durdular. İki kişiydiler. Çocukluğu bu yaylalarda geçmiş olan Hayta Yörüklerinden İbrahim ve liseyi yeni bitiren oğlu Mehmet idi. Tanışma faslından sonra sohbete girişildi. Kötürnek köylülerin yaylalarından ayaklarını çekmelerinden sonra, yaklaşık yüz, yüzelli sene evvel, yaylaları Yörükler’in şenlendirdiğini söylediler. Dara düşünce ayağını yayladan nasıl çekmezsin? Emmilerimden biri Yemen’de, ikisi Çanakkale’de şehit düşmüş, birisi de Balkan gazisi. Köyümüzün en yaşlısı İsmail Sekmen’in anlattığına göre, bir gözü çiçek hastalığından kör olmuş olan babası Kör Halil bile Yemen’e gitmiş. Koca köyde kalanlar, Topal Nuri, üç dört piri fâni ve iki asker kaçağı ile çocuklar ve kadınlar olmuş. Sen sen ol da, ayağını yayladan çekme bakayım? İbrahim Bey, Söbü ova yaylası için Yaka[5]’lılar ile yaptıkları mücadeleyi anlattı. Ben kendisinin yaylalarla alâkalı konuşmalarını kayda aldırdım:

-İbrahim Bey kendinizi tanıtırmısınız?

-Ben bu yaylada doğmuş, büyümüş, Yörük olarak bilinen bir aşiret çocuğuyum.

-Hangi aşirettensin ve şu anda nerede oturuyorsunuz?

-Hayta Aşiretindenim ve şu anda Antalya, Aksu, Yurtpınar’da oturuyorum.

-Şu anda bulunduğumuz yere ne denir?

-Buraya Şamlı kuyu derler (biz de Çam’a Şam deriz. Şahbudak çeşmesi henüz çok yeňi)

-Buraların geçmişi hakkında bildiklerini anlatır mı sın?

-Çok öncesini bilmem ama, burada Tokmacık[6], Akdışar[7], Kötürnek vardır ve bir zamanlar onlar buralarda yaşamışlar. Ondan sonra buralara biz sahip olmuşuz. Şu anda da gelip gidiyoruz. Bir iki günlük ziyaret… Bu dağ böyle boş duruyor.

-Yörükler bu yaylaya ne zaman gelmişler? 50 sene evvel mi,100 sene evvel mi meselâ?

-Asır geçik tabii… Ben 60 yaşındayım… Ben bu yaylada malcılığı bırakalı 40 sene oldu.

-Söbüova yaylasında Yakalılarla olan nizayı anlatır mı sın?

-Yaka köylüler, biz Antalya’dayken Söbüova yaylasını ekmişler. Yörükler biriktiler, bu ekini bozdurdular, yedirdiler. Bu daya (dağa demek ) Eğirdir, Gelendost ve Karaağaç’ın ne kadar candarması varsa, çıktılar. Yörüğü süreceğiz diye çıktılar. Yörük gitmedi. Burada bir asayiş karakolu kurdular. Sonra ortalık sakinleşti. Karakol da gitti. O zamandan beri de dedi-kodu yok. Malcılığı da bıraktık.

-Eskiden Kötürnek yaylasında kaç sürü, kaç çadır olurdu?

-Sadece Kötürnek yaylasında 25 sürü vardı. Tokmacık’da 8, Söbüova’da 40 sürü olurdu. Çetince Yaylasında ( benim kanaatıma göre Akçaşar) Martinli Efe diye bir Efe varı. Bu yaylaya o sahip olurdu.Onun oğlanları ve kendileri kalırlardı.

-Söbüova’ya Yaka köyünü sokmak istemeyen Yörüklerin hepsi Hayta mıydı?

-Hepsi Hayta. Burada başka Yörük olmaz. Karakoyunlu yörüğü var, onların yaylası o yanda.

(herhalde Yenişar-Bademli ile Yaka arasındaki Senit yaylası). Honamlı’ların yaylası Akşehir

Dağı’nda (Sultan Dağı) Ketenlik ve Cankurtaran’da bulunurlar. Gedikli’dekiler onlardan ayrılmadır. Hepsi Honamlı’dır.

-Keçililerle buranın bir alâkası var mı?

-Yok, onlar Çakal Yörüğü, nereden geldiklerini de bilmiyorum.(Aydın taraflarından geldiklerini bir kitapta okudum. Milli Kütüphanede Osmanlıca bir haritada Karaçakal diye yazıyor.)

-Aksu(Karanlık sokak)da oturup ve şu anda sera yapıyorsunuz. Bu ağaçlar ne ağacı?

-Genellikle çam, ardıç, kara çam ve kızıl çam; başka yoktur. Diken ardıçlar fazla büyümez. Anam, giliği acı olurdu diye söze karışıyor.(Gilig veya Kilig, meşe ve ardıçların tohumuna denir)

-Sürüleriniz hep koyun sürüsü müydü? Yoksa keçi de var mıydı?

-Sürüler karışık olmaz. Koyunu olanın hepsi koyundur. Keçisi olanın hepsi keçidir.

-Koyunun cinsi nedir?

-Kuyruklu koyun, eski yerli tür. O zaman pırık yoktu.

-Kötürnek yaylasında kaç kuyu var? Çeşme de varmı?

-Üç veya dört kuyu var. Çeşme yok. Buranın biraz aşağısına Yaka Köylüler çeşme yaptı. Suyu da yukarıdaki kuyudan getirdiler. Burada Orman’ın getirdiğinden başkası yok.



İbrahim Beyle konuşmamız son buluyor. Biz Şamlı Kuyu mevkisindeki Şahbudak çeşmesinden doğuya, yani Ayı Taşı’na doğru hareket ettik. 600 metre sonra, sola yol ayrıldı. Biz solu takiben 1700 metre daha gitmiştik ki kendimizi Kötürnek yaylasının ortasında buluverdik. Evin önünden itibaren, tam 29 km yol gelmiştik. Şöyle etrafa bakınca, dört adet kuyu görülüyordu. Üç kuyuya emme basma tulumba yerleştirilmişti. Bu üç kuyunun her birinin yanında hayvanların sulanabilmesi için yaklaşık beş altı metre uzunluğunda yalak yapılmıştı. Yaylaya çıkanlar otlakların tükenmesinden dolayı on, on beş gün kadar önce burayı terk etmişlerdi. Kuyunun birisinin başında, Ahmet ve Harun’a tulumbayla kuyudan nasıl su çıkarıldığını talim ettirdik. Suyla oynamak çocuklar için çok eğlenceli olmalıydı ki bir türlü kuyunun başından ayrılmak istemiyorlardı. Sevap olur diye, kurdun kuşun içmesi için yalağa biraz su bastık. Sepserin kuyu suyuyla bir abdest aldıktan sonra, öğle vakti için seferi iki rekat namaz kıldım. Namazımın sonunda bana bu imkânı verdiği için Allaha şükrettim. Ben 62, anam 81 yaşında ilk defa yaylamıza çıkmıştık. Bu esnada, tek tük de olsa, başkalarının da gelip gittiğini görüyorduk. Öyle zannediyorum ki, rahmetli babama buraları görmek nasip olmamıştı. Aslında, yaylamızın sadece adı bizimdi diye düşünebileceğimiz gibi, bütün bu yaylalar, bu dağlar taşlar, bu ardıçlar, bu çamlar, bu Anamas dağı, şu Sultan Dağı da bizimdi diye düşünebilmeliydik;

Ayı taşı bizimdi, Namazgâh tepesi bizimdi, başımızı yukarı kaldırıp baktığımızda gördüğümüz mavi gök bizimdi… Hayta Yörükleri de bizimdi, Honamlı Yörükleri de Karaçakal Aşireti de bizimdi, Karakoyunlu Yörükleri de. Biz de Onların…

Yüce Yaratıcı’nın bütün âlemi bizim için, bizi de kendisi için yarattığı gibi…



Bizim yaylamızın adını bu güne kadar yaşattıkları için Yörükler’e, Yakalılar’a, Balcılılar’a, Keçililer’e, Yenice Kaleliler’e binlerce defa teşekkür ediyorum. Tabii ki haritayı yapan, haritayı yaparken Kötürnek yaylası ismini yazan herkese de binlerce teşekkür ediyorum. Burada en bahtlı olanlar, 8 yaşındaki Ahmet Selim ile 4 yaşındaki Harun Oruç’tu. Bana altmışından, anama ise sekseninden sonra yaylamızı görmek nasip oldu. Harun’un o çocuk söyleyişiyle kötöynek yaylasına, onlar bu küçüklük çağlarında gelmişlerdi.

Yaylanın ortası tamamen çayırlıktı. Kuzeyi ve doğusu bir futbol sahasındaki seyirciler için yapılmış tribünleri andırıyordu. Tribünde yerlerine oturmuş bodur pür ardıçlar asırlardır çayırlıklarda otlayan koyunları ve anasını emebilmek için meleşen ve karnı doyduktan sonra da mutluluktan hoplayıp zıplayan kuzuları, bıkmadan usanmadan, asırlardır seyrediyorlardı. Namazgâh Dağı’nın tepesine doğru ardıçlar seyreliyor ve bir müddet sonra, zirveye doğru, yamaçlar çırılçıplak kalıyorlardı. Namazgâh tepesi, 2347 metre rakımla, o bölgenin en yüksek tepesidır[8]. Kötürnek köyünde namaza dururken yönümüzü veya yüzümüzü dönmemiz gereken kıble istikameti, tam olarak, işte bu Namazgâh tepesiydi. Yüce Yaratıcı, sanki, Kötürnekliler kıblelerini ararken zahmet çekmesinler diye, bu dağı yaratmıştı. Kötürneğin o zamanki güzel insanları da şükran-i nimet olarak bu zirveye Namazgâh Tepesi adını vermiş olmalıydılar.

Sevgili Resulullah Efendimiz’in Uhud Dağı için,”Uhud bizi tanır, bizde Uhud’u” dediği üzere; Tokmacıklılar’ın, Akçaşarlılar’ın, Köpürlüler’in, Kötürnekliler’in Anamas’ı tanıdıkları gibi, Anamas da onları tanırmıştır. Lâkin şimdilerde, bu tanışıklık çok azalmış bulunuyor; Haytalar ve Yakalılar hariç. Demek ki, Haytalar ve Yakalılar Anamas’ı, Anamas da onları tanıyor hâlen…

Yayla düzlüğünün güney-doğu tarafında tepemsi bir yerde, gelen gidenlerle ilgilenmek ve onlara ev sahipliği yapmak için bekleyen 10-12 mezar vardı. İçlerinden birinin taşında[9] ölüm tarihi olarak 1959 yazıyordu. Şair bir kerresinde “Bu Vatan kimin?” deye sorup, yine kendisi cevap veriyordu ya: “Bu vatan! Toprağın kara bağrında, sıra dağlar gibi duranlarındır.”Kırk sekiz yıldır, Kötürnek yaylasını bekleyen Dost, ömrüm oldukça seni ve komşularını ziyarete geleceğim inşallah. Şimdilik Allaha ısmarladık…

Dönüyoruz. Yörük kızının sözünü tutup Şahbudak çeşmesinden değil de, 700 metre daha gittikten sonra sağa dönüyoruz. Biraz sonra, solumuzda, 200-300 metre mesafedeki bir tepenin yamacında çam ağaçlarının altında yatan koyun sürüsünü görüyorum. Peynir almak ve tanışmak için yanlarına kadar gitmek istiyorum. Kardeşim Memiş ile torunum Ahmet o tarafa doğru gittiler. Biz bir çam ağacının gölgesinde haber beklerken, köpek havlamalarını duymaya başladık. Oraya kadar arabanın gidebileceğini öğrenince arabayla çadırların yanına kadar vardık. Hanımlar, kadın çadırına buyurulurken, Memiş, Ahmet ve ben bir çam ağacının gölgesinde beylerin yanına yerleştik. Buraların örfü: misafir ev sahibine tabidir.

Sohbetin kaydı şöyledir:

İsminizi öğrenebilirmiyim?

-Gelendost Yaka’dan Nadir Selçuk. Bunlar da Muharrem Selçuk ve Ali Temel.

-Bu yaylanın adı nedir?

-Tokmacık yaylası

-Ne iş yapıyorsunuz?

-Ben koyun güdüyorum.

-Ne zamandan beri?

-65 yılından beri gelirim. Bu yıl nisanın yirmisinde geldik. Bir kaç güne kadar da gideriz.

-Bu yaylaların geçmişi hakkında ne biliyorsun?

-Efelerimiz bu yaylalara sahip olmuşlar.

-Yörükler yok mu?

-Yörüğün alâkası yok.

-38 mesahı diye bir şey çıkmış, nedir bu?

-38 mesahında ödek çıkmış[10]. Öteki yaylalar çekilivermiş[11], köyler çekilivermişler. Dağa ne kadar mal sürdülerse bizim efeler vurmuşlar. Bizim dört ciyez efe bu dağlara sahip olmuş. İki efe bu tarafı korumuş.

-Muharrem: Tokmacık, Kötürnek( yaylaları kastediyor), Suçıkan( Yenice Kale yakınında suyun çıktığı yer) ve Körpülü yaylası da bizim.

-Köprülü mü?,Körpülü mü?

-Muharrem: Körpülü. Dedem Körpülü’ye siyi arpa (siyah) ekmiş. Tilkici Dedem’in 38 mesahı ile ilgili buralarda( Körpülü’yü kastediyor) kaydı var. Hacı Memiş yaylasına Akdışar ( Akçaşar ) derler. Bu adamlar buraları terk etmişler. Bizim Yakalılar da mallıklanmışlar. Ben 1945 doğumluyum. 4 sene muhtarlık yaptım.

-Buralara niçin geldin, akraba ziyaretine mi?

-Muharrem: Akraba ziyareti değil. 8-10 kadar sığır var. Ben uzun süre Fransa’da kaldım.

-Sizin de mi sığırınız var?

-Ali Temel: Benim de sığırım var.

-Taze peynir satıyormusunuz?

-Kuzular emdiği için koyunları sağmıyoruz.

-Bu mevsimde kuzu emer mi?

-Bunlar ikinci ürün kuzular

-Maşaallah

Tokmacık yaylasının Yakalı misafirlerini Allaha emanet ederek vedalaşıyoruz. Yine sağ tarafı takip ederek yaklaşık üç kilometre sonra geldiğimiz yola çıkıyoruz. Köpürlü yaylasından sonra yolun sathının bozuk olduğu yerden dikkatlice inmeye çalışırken, yolun iki tarafındaki yamaçlarda, bazıları yerden, bazıları büyük taşların üzerinden ağaç yaprakları yemeye çalışan sırtları parıl- parıl parlayan karakeçiler görüyoruz. Ortalıkta çoban gözükmüyordu. Tehlikeli yeri yavaş -yavaş atlattıktan sonra, tarlalar arasındaki nisbeten daha düzgün olan yola düşüyoruz.

Sağımda Yenice Kale[12], ardında, sırayla Yaka Eymür, Ördekçi, Salur ve Beyşehir Gölü; Solumda Balcı, ardında sırayla Bağlu, Yaka, Gelendost, Afşar ve Eğirdir Gölü;

Önümde Keçili ve sırayla Bahtiyar, Alt-kapu, Yalavaç ve Sultan Dağları;

Arkamda ise Anamas Dağları, Kötürnek yaylası ve de hâtıralar var…













--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hicrî 1068 (m.1658) yılında İstanbul’da doğan ve kendisine Hacı Halife de denen Kâtip Çelebi, Cihannüma adlı eseri sf.641,ün sf.1154. Hamideli’ne ait Seydişehri, Beyşehri, Akşehir, Yalvaç, Karaağaç ve Isparta şehirlerinden bahsederken, bunların, balığı bol göller üzerinde ve ağaçlı dağlar eteğinde kurulu olduklarını; buralarda pek çok lezzetli meyveler yetiştirildiğini yazıyor. Güdül Öreni’nin cenubundaki Konya yolunun çevresindeki tarlalar içinde kalmış tek tük meşe ağaçlarının olduğu semte Fatoğlu Korusu dendiğini bilirim. Çocukluğumda köylülerin Koru Eteği, Demircilik ve Koru Ardı mevkilerinden, bizim oymak dediğimiz meşe çalılıklarının köklerini bir metre derinliğe kadar kazıp hem tarla açtıklarını, hem de bu kök odunlarını Yalvaç bazarında sattıklarını ve bu yaptıkları işle de öğündüklerini hatırladıkça, Kâtip Çelebi’ye hak veriyorum.

[2] Keçili köyü sakinleri Karaçakal aşiretinden olup, II. Abdülhamit zamanında buraya iskân olmuşlardır. Böcüzade (s.69), ”Karaağaç’ın Afşar nahiyesinde Karaçakal ve Kütüklü aşiretleri bulunur. Bu aşiretler halkının hepsi de Müslüman ve Hanefi mezhebindendirler. Hocaları, imamları ve kâtipleri vardır.”demektedir. 1568 tarihli Osmanlı defterlerinden ise, burada 103 nefer, 65 haneli Keçili adında bir köy Sonraları burası terk edilerek ören olmuş. Düňürüm Keçili’li Halil Öztürk’ün emmisi Sarı Hasan’ın 2006’da bana anlattığına göre; zamanın Osmanlı hükümeti yerleşik olmayan aşiretleri iskân etmek için viraneleri şenlendirme adı altında bir uygulama başlatmış. Karaçakal aşireti, Güdül Öreni’ne iskân olmayı, çukurun içi diyerek kabul etmemiş ve Senitli Öreni yanındaki Akpınar’ı da kabul etmeyerek Keçili Öreni’ne iskân olmuşlar. Şu anki Keçili’lerin keçiyle alâkaları sadece bu kadardır. Eskiden, bunların hepsi bu yaylalarda koyunculuk yaparlardı.

[2] Doğrusu Köpürlü olmalıydı. 1530 muhasebe defterinde de yanlışlıkla Köprülü yazılmıştır. Köpürlü o zamanlar Eğriler’le Öyüklü arasında 49 neferi, 36 hanesi, 7200 akça vergisi olan zengin bir köy olup, daha sonra Eğriler’e taşındıklarını zannediyorum. Şimdi, halkımız Köpürlü’yü unuttuğu için buranın Karaağaç’ın Köprü köyüne ait olduğunu zannetmektedir. Hâlbuki, Köprü köyünün yaylası Anamas’ta değil, Sultan Dağları üzerindedir.olduğu anlaşılmaktadır. Sonraları burası terk edilerek ören olmuş. Düňürüm Keçili’li Halil Öztürk’ün emmisi Sarı Hasan’ın 2006’da bana anlattığına göre; zamanın Osmanlı hükümeti yerleşik olmayan aşiretleri iskân etmek için viraneleri şenlendirme adı altında bir uygulama başlatnış. Karaçakal aşireti, Güdül Öreni’ne iskân olmayı, çukurun içi diyerek kabul etmemiş ve Senitli Öreni yanındaki Akpınar’ı da kabul etmeyerek Keçili Öreni’ne iskân olmuşlar. Şu anki Keçili’lerin keçiyle alâkaları sadece bu kadardır. Eskiden, bunların hepsi bu yaylalarda koyunculuk yaparlardı.

[3] Doğrusu Köpürlü olmalıydı. 1530 muhasebe defterinde de yanlışlıkla Köprülü yazılmıştır. Köpürlü o zamanlar Eğriler’le Öyüklü arasında 49 neferi, 36 hanesi, 7200 akça vergisi olan zengin bir köy olup, daha sonra Eğriler’e taşındıklarını zannediyorum. Şimdi, halkımız Köpürlü’yü unuttuğu için buranın Karaağaç’ın Köprü köyüne ait olduğunu zannetmektedir. Hâlbuki, Köprü köyünün yaylası Anamas’ta değil, Sultan Dağları üzerindedir.

[4] Denizaşırı Seyahati-Eren Yayıncılık-İstanbul,2000

[5] Yaka, Gelendost kazasının 2 km güneyinde, sırtını Anamas dağına yaslamış büyük bir kasabadır. Anamın ebesi Yakalı Keçeli Hafızgillerdenmiş.

[6] Tokmacık, Yalvaç’a bağlı, Kirişli dağı eteğinde, büyük bir kasaba olup, şu anda böyle bir yayladan bîhaberdirler.

[7] İki Akdışar vardır. İkisi de Yalvaç’a bağlıdır. Biri, Hoyran Akdışarı dediğimiz, Akçaşar ki, çok eski bir köydür. Diğeri, Çetince Akdışarı dediğimiz, şimdiki Çetince kasabası olup, bence bu yayla Akçaşar köyünündür. Köy, 1530 defterlerinde Akça-Hisar olarak geçmektedir

[8] Anamas dağının en yüksek yeri ise Dedegül dağı (Dippoyraz) olup 2982 metre rakımlıdır.

[9] Mezar taşları ve kitabeler bir tarih demektir. Aslında onlar canlıdır. Dilinden anlayanlarla çok güzel konuşur, geçmişten haber veriyorlar. Ama heyhat! Biz ne kitabelerin, ne de mezar taşlarının kıymetini bilebildik. Çoğunu kırıp attık veya yapılarda kullandık. Doğu Hamideli dediğimiz, Yalvaç, Karaağaç ve Gelendost bölgesinde, hemen-hemen bütün resmi binaları ve pazaryerlerini başka yer yokmuş gibi mezarlıklar üzerine yaptık.

[10] Ödek’in ne olduğunu tam anlayamadım. Dağa salıverilen hayvanların vurulması olayı gibi anladım.

[11] Nadir Selçuk zannedersem ağnam ile mesahı karıştırıyor olmalı. Ağnam hayvanlardan alınan vergi, mesah ise araziden alınan vergidır. Şu an 95 yaşlarında olan İsmail Sekmen’i (Masat’ı) evinde ziyaret ettiğimde hanımı Fadime abanın,70’ lerde köyden tapulama geçerken, on dönüm olan tarlalarının sadece beş dönümünün tapusunun verildiği için tapu memuruna beddua ettiğine şahit olmuştum. Meğer mesah vergisinden korktukları için on dönüm olan tarlalarını beş dönüm olarak beyan etmişlermiş. Ayrıca, İsmail amca üç defa yol yapmaya gittim, biri Mahmatlar altı, biri bent ağzı, biri…(anlayamadım). Yol işine gitmeyenlerden 12 lira para alıyorlardı dedi. Büyüklerin anlattıklarına göre, ağnam yazımında çok insan mallarını dağlara sürmüştür.25 Haz.06 de Sarı Hasan(Öztürk) anlattı:” 930- 35 arası Honamlı yörüğü 300 davarı sahiplenmiyor”. Çünkü vergisi davarın değerinden daha çokmuş. Herhalde Nadir Selçuk’un anlattığı, Yakalı efelerin vurduğunu söylediği hayvanlar, bunlar olmalı. Öyle zannediyorum ki, Yaka köyü ağnam vergisinden fazla etkilenmemiş olmalı ki, 50’den sonraki seçimlerde genellikle CHP’yi kazandırmışlardır. Rahmetli Cemal Pehlivan gibi, güçlü CHP’liler mi?, bunaltıcı ağnamdan Yakalıları korudu, bilmem? İnsana ya dağlar veya dağ gibi olanlar gerek demek ki!. Yoksa sırtlarını dağlara dayamış olan köylerin 50’den sonra çoğunlukla CHP’li oluşlarını nasıl izah edeceğiz?

[12] Yenice Kale muhdes bir köydür. Rahmetli babam en son yaptırdığı döveni Yenice Kale’den bizzat kendisi getirmişti. Çocuk aklı işte, bizim köyde bile yapılamayan dövenin yapıldığı yeri gözümde çok büyütmüşüm ki Yenice Kale’yi gördüğümde sükûtu hayale uğramıştım. Çünkü 10-15 hane bir orman köyüydü. 1530 muhasebe defterinde,”Yenice Eşşehir bi kâfir köy, 4 ser, 4 hane ve 1335 akça geliri olan bir köy, (aklımda kaldığına göre 1568 kayıtlarında bu köy terkedilmişti. R.Topraklı)“ şeklinde geçiyor. Yenice Kale’nin bu eski Yenice’nin öreninde veya ona yakın bir yerde ihdas edildiğini tahmin ediyorum.

Hilal
Admin

Mesaj Sayısı : 51
Yaş : 30
Nerden : Eskişehir
Kayıt tarihi : 12/02/09

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz